Ne zamandır aklımda olan bir kitabı elime aldım bugün. Walt’u Beklerken (Aspettando Walt), 2020 dPICTUS bahar kataloğundaki favorim olmuştu. Çınar yayınevinin de gözünden kaçmamış, mutlu oldum. Hikayenin Daniel Fehr’e, illüstrasyonların ise Maja Celija’ya ait olduğu bu kitap için ilk izlenimim Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı eserine bir gönderme olduğuydu. Daha umut dolu bir gönderme diyelim.

Kimdi bu Godot, diyenler için kısaca hatırlatayım. Godot, bir kişiden ziyade herkesin kendi hayatında beklediği, kişiden kişiye göre değişebilen bir simge. Onu beklemek ise, beklenen o şeyin gerçekleşmesinden ziyade, gerçekleşeceğine olan inanç. Kitaba geri dönersek, başlıktaki Walt ile aslında Walt Disney kastediliyor. Walt, hikayedeki çocukların hayal gücüne ve yaratıcı dünyalarına rehberlik eden görünmez bir figür. Bu yönüyle, Godot gibi, asıl varlığına ulaşılmasa bile etkisi hissedilen bir simge olarak görülebilir. Ancak burada tema daha umutlu; Godot varoluşsal bir bekleyişin sembolüyken, Walt hayal gücüyle zenginleşen bir dünyanın kapılarını açan ilham kaynağı. Disney, sevelim veya sevmeyelim, yarattığı karakterler ve görsel hikâye anlatımı ile nesiller boyunca hayal gücümüzün temel taşlarını oluşturdu. Bu kitap da, bu kültürel mirastan feyz alarak çocuklara özgü süper bir gücün altını çiziyor: Hayal gücüyle kendi dünyalarını ve maceralarını yaratabilmeleri.

Kollektif hayal gücü: Dünyaları birlikte inşa etmek
Hikayede, evde tek başına ve sıkılmış iki çocuk, bari Walt’u arayalım diye başladıkları süreçte sıradan şeyleri hayal gücüyle olağanüstü şeylere dönüştürüyorlar. Mesela; sandalye bir korsan gemisi, masa ise sığınacak bir ada oluveriyor. Bir kısmı popüler kültürden tanıdık, bir kısmı ise kendilerinin ürettiği hayali figürler de onlara bu oyunda eşlik ediyor. Bir tür hırsız-polis oyununa benzettiğim bu macerada, Walt onları bulmadan önce, çocuklar onu bulmaya çalışıyor.
Çocuklar, bu hayali figürlerle sanki ortak bir oyun evreninde buluşuyor ve onları birlikte şekillendiriyorlar. Kolektif hayal gücü, çocukların doğal yaratıcılığıyla birleştiğinde, bireysel hayalleri bir araya getirip ortak bir hikâye yaratıyor. Bu bağlamda, hayali figürler hem çocukların iç dünyalarının birer yansıması hem de onların birlikte yarattığı bir anlatının karakterleri oluyor.



Maja Celija, görsel dili öyle ustaca kullanmış ki, hikayeyi takip ederken ben de oyunun bir parçası olduğumu hissettim. Sayfalar arasında ilerledikçe oyunda kimin gerçek, kimin hayal ürünü olduğu önemini kaybetmeye başladı. Bir yandan da çocukken kendi yarattıklarımızdan bazılarını hatırladım:
Halamın çatı katındaki koltuk minderleriyle annemin bile radarının girmediği, dünyanın en gizli kalesini inşa etmemiz; ölüler diyarını bulmak için bir dönem ısrarla evin çeşitli yerlerine kapı çizmem; Emek’teki eski evin, tren gibi uzunca olan holünde gezegenler arası yolculuğu keşfetmiş ve bu arada Birleşik Gezegenler Federasyonu‘nu kurmuş olmamız; annemin giyim odasının o yokken Madam Medusa’nın Gizemli Butiği’ne dönüşmesi; yemek saatlerinde babaannemin Lale Devrinden kalma masasının altında milli istihbarat teşkilatı olarak toplanmamız; içimdeki Zeki Demirkubuz’a artık barbielerimin de isyan etmesi; ve tabi ki at kestanesi yersek ata dönüşme ihtimalimizin o dayanılmaz varoluşsal ağırlığı…


Tüm bunlar dışarıdan, sıradan gibi duran ama benim için olağanüstü anlar olarak aklımda kalmış. Maalesef çocukken inşa ettiğimiz dünyalar, büyüdükçe kayıp eşya deposuna dönüşüyor. Çünkü çoğu yetişkin hayal gücünü bastırmaya, gerçekçi olma adı altında toplumun koyduğu sınırlar içinde düşünmeye alışıyor. Dengesini kaybetmiş, mutsuz bireyler haline geliyor. Negatif ve umutsuzluğun sıradanlaştığı ve büyümenin faturası olarak kesildiği bu dünyada, yeniliklere açık, farklı bakış açılarını anlayabilen ve en önemlisi sıradan olanın içinde olağanüstüyü bulabilen her yaştan okuyucu, bu kitapta kendisini bulacaktır.
















