Iwona Chmielewska, eleştirmenlerin, resimli kitap dünyasının “gizli hazinesi” olarak tanımladığı bir sanatçı. İlginç olanı, BIB Golden Apple, Bologna Ragazzi gibi ödülleri olan ve çocuk edebiyatı dünyasının nobeli sayılan Hans Christian Andersen ödülüne aday gösterilmesine rağmen, Avrupa’dan ziyade Kore’de daha geniş kitleler tarafından tanınıyor olması enteresan (biraz birinci dünya ağzı gibi oldu sanki, oysa Ördek, Ölüm ve Lale ‘nin yıllarca yasaklanmış olduğu bir ülkede yaşıyorum).
Iwona’yı 2020 Bologna Ragazzi ödüllerinde keşfetmiştim. Lullaby for Grandmother (Büyükannem için Ninni) adlı çalışması ile New Horizons kategorisinde ödülün sahibi olduğu yarışmada, kullandığı sade ama güçlü görsel dil ile direk favorim olmuştu. Tabii, “sade” kelimesini açmak lazım. Chmielewska’nın illüstrasyonları, göze hoş görünme amacı taşımıyor aksine yan unsur görevi görüyor, ki bence hem estetik hem de duygusal açıdan son derece çarpıcı bir tarza sahip. Görsel şölenden ziyade, bilinçli şekilde geliştirilmiş bir görsel dilin neyi gördüğümüz ve nasıl okuduğumuz üzerinde daha fazla etkisi olduğunu kanıtlayan bir sanatçı. Yorumlayıp düşünebilmek için okuyucuya alan bırakıyor. Kendisi gibi Polonyalı olan sanatçı Joanna Concejo ile benzer bir bakış açısına sahip olduğunu düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı’nın nesilleri etkileyen yıkıcı imzasını üzerinde kimlik gibi taşıyan bir coğrafyada büyümüş olmak, bence bu tarz sanatçıların iç dünyasını inanılmaz zenginleştiriyor.
Her hikâye bir yolculuk öyküsü; mekansâl birer deneyimdir.
Michel de Certeau
İki sanatçının da eserlerinde mekan ve nesneler kitaptaki karakterlerin bir uzantısı. Kulak verildiğinde, bu parçaların alt metninde, yazarların hep aynı arayışı var; varoluşsal ikilemler. Büyümek, ergenlik, kimlik, aidiyet gibi temaları mekan ve nesneler üzerinden imgeliyorlar. Bu imgeler, nostaljik bir arayışa dönüşüyor. Sonunda, var olmanın kendi içindeki tutarsızları, ikilemleri ve zıtlıkları ile yüzleşmek bu arayışın amacı oluyor.


Lullaby for Grandmother (Büyükannem için Ninni), tam da böyle bir eser. Iwona, büyükannesinden kalan dantel, kanaviçe, iğne oyası gibi el emeği el işlerini unutulduğu yerden çıkarıp, kendi çizimleri ile kolajlayarak büyükannesi Hulda’nın sıradan hikayesini anlatıyor. Hikayenin merkezinde büyükanne olsa da, hikayenin taşıyıcıları Hulda’nın başta kendi annesi olmak üzere, o dönemde birbirine kollektif anlamda destek vermiş hayatındaki diğer tüm kadınlar. Şiddetin en normal sayıldığı dönemlerde, yaklaşan savaşı beklerken önlüklerine hayallerini işlemiş kadınlar. Ledz şehrinin sokaklarında, gece yarısı fabrikadan evine ancak dönebilmiş kadınlar. Gün gelmiş eşlerinin kefenlerini dikmiş kadınlar. Geride kalanlar için yeniden başlamış kadınlar. İnce Memed misali iki nakış arası akan hayat.







Dantel denince, umutsarıkayavari bir refleks gösteriyorum sanırım. Fakat bu eser bana, örme eyleminin, Adorno‘nun (1959) da dediği gibi bir tür “geçmişin işlenmesi” eylemine dönüşebildiğini gösterdi. Özellikle Iwona’nın kolaj tekniği ile hikayeleştirme tarzı geçmiş ve tarih arasındaki farkın daha net görülmesini sağlamış. Şöyle ki; tarih, nesnel bir gerçeklikten ibaret olsa da geçmiş, tarihi gerçekleştiren duygulardır. Geçmiş canlıdır, sürekli bir oluşum halindedir; üzerine çizgi çekemezsin. Ondan kurtulamazsın. Ya gölgesinde yaşarsın ya da yüzleşirsin (efendim, Ulus Baker, Spinoza‘ya ayıp olmasın diye kendi mezarında ters dönmüş diyorlar).


Iwona’nın büyüsünden midir nedir, geçmişin kumaşlara nasıl işlendiğini hayal etmeye çalıştım. Belirsizlik yükselmiş, bir sehpa üzerine dantel örtü olmuş. Öfke protesto etmiş, bir içlikteki oya detayı olmuş. Umut fısıldamış, bir yaka üzerine kanaviçe olmuş. Sevinç alay etmiş, bir önlükteki güpür detayı olmuş. Acı direnmiş, bir çift bebek pabuçu olmuş. Resmi tarihi bir kenara koyarsak, her bir el işi, Polonya’nın işgal dönemini (1939-1945) bir işçi sınıfı olarak kadın perspektifinden anlatan sessiz bir protagonist (evet, eril toplumlarda tüm kadınlar işçi sınıfıdır. bkz. Simone de Beauvoir). Her biri kendini sürekli var eden, canlı bir hikaye, sıradan hayatların gündelik, gizli direnişi. Şu an var olmayanın var olmaya devam eden ekosu (bkz. Michel de Certeau).



Bir gözüm Google Translate’de, öbür gözüm Kore kitabevlerini tararken beklememe değen bir kitap oldu. Daha doğrusu annemin baya ahını almışım ki kendi büyüklerimden kalan çeyizlerime burun kıvıran ben, suratıma şöyle okkalı bir darbe yemişim gibi hissediyorum. Şimdi, içimdeki kapsül gardrobu ile aşk yaşayan minimalist teyzeyi susturup, çeyizleri sakladığım yerden çıkarıp, her birinin üzerine ayrı ayrı düşünmek istiyorum.
















