Büyümek Sancılı Olur: The Queen in the Cave

Büyümek nedir?

Mary Who Wrote Frankenstein ve The Liszts gibi dikkat çeken kitapların illüstrasyonlarını yapan ve kendine has bir folklorik tarzı olan sanatçı Julia Sarda, kısa bir süre önce modern bir peri masalı olan The Wolf’s Secret ile karşımıza çıkmıştı. Görsel anlatım yeteneği bu kadar güçlü olan bir sanatçının işin hikaye kısmına da el atması gerektiğini hep düşünmüştüm. Bu yıl hem hikaye hem de çizimlerin kendisine ait olduğu ilk kitabı The Queen in the Cave (Mağaradaki Kraliçe) ile sürpriz yaptı.

Sarda, üç kız kardeşin dışarıdan sıradan gibi görünebilecek bir öğleden sonra gezmesinin, kendilerine kurdukları, hayal ve gerçeklerin iç içe girdiği bir dünyada onların gözünden nasıl da fantastik bir maceraya dönüşebildiğini anlatıyor. Bu hikayede tema büyümek, metafor ise yolculuk. Klasik bir Alice in Wonderland göndermesi. Çocuk büyürken, yani birey olmayı öğrenirken, içinden geçtiği keşfetme iç güdüsünü hayal gücü ile doğa üstü bir hikayeye dönüştürür. Farklı bir dünyaya yolculuk eder, ve orada bazı zorluklardan geçip sonunda kendisinin yansıması ile karşılaşır. Bu yansıma onun zıttıdır. Ya onunla mücadele edip kaybeder ya da kabullenip orta yolu bulur. Bu orta yol kendini bulma yoludur. Zira ergenlik yeniden doğmaktır ve her doğum gibi sancılı geçer.

Hikaye şöyle.

Bir gün en büyükleri Franca’nın içinde ansızın garip bir his uyanır. Ne olduğunu bir türlü anlayamaz. Eskiden keyif aldığı şeyleri artık yapmak istemiyordur. Franca, bu durumu kız kardeşleri ile paylaşır:

Hiç “garip” hissettiğiniz oldu mu?

Bu sanki, acıktığında canının hiçbir şey çekmemesi gibi ya da elektriklendiği zaman ne kadar tarasan tara, saçlarının yavaş yavaş ellerine ve yüzüne yapışması gibi, der Franca.

Franca, rüyasında evlerinin biraz ötesindeki ormanın derinliklerinde bir mağara olduğunu ve bu mağarada bir kraliçenin yaşadığını söyler. Gerçekten orada bir kraliçe var mı diye gidip bir bakmak lazımdır tabi. Belki bu sayede bu his de geçer diye düşünür. Carmela ve Tomasina, ablaları Franca’yı tam olarak anlayamasalar da peşine takılırlar. Böylelikle macera başlar.

Çocuklar evlerinden uzaklaştıkça onları çevreleyen dünya da hayal güçlerinin etkisiyle değişmeye başlar. Yolculuğun her evresinde farklı yaratıklarla karşılaşır, farklı maceralar yaşarlar. Mesela sümüklü böceklerin üzerinde seyahat eder, bir farenin cenazesine katılır, karıncaların yuvasına konuk olur, hatta yaşlı bir dişi örümcekle çay bile içerler. Ve bunun gibi daha bir çok enteresan deneyim yaşarlar. Sarda’nın anlatım gücü özellikle bu aşamada yaratıcılık açısından görsel bir şölen sunuyor. Hayal ile gerçeğin arasındaki çizginin kayboluşunu kaotik bir tema ile anlatmış, bu yüzdende fazlasıyla detay kullanmış. Her zamanki gibi yumuşak toprak tonlarının ağırlıklı olduğu folklorik tarzını kullandığı için resimlerdeki detayları keşfetmek okuyucu olarak bende de o yolculuğu deneyimlemiş hissiyatı yarattı.

Yolculuğun sonunda mağaraya varırlar, ve mağaranın derinliklerinde kraliçe ile karşılaşırlar. Kraliçe Franca’nın ta kendisidir, fakat aynı zamanda Franca da değildir. Franca için kendisi ile karşılaşmak bu yolculuğun amacını anlamasını sağlar. Kendisini tamamlanmış ve daha ‘özgür’ hisseder. Artık o kadar güçlü hisseder ki ne isterse o olabilir, ne isterse onu yapabilir. Fakat kardeşleri için durum farklıdır. Özgürlüğün onlar için tanımı henüz sınırlıdır. Aynı şeyi hissedemezler. Hayal güçleri de aynı kaderi paylaşır. Eve döndüklerinde çevrelerindeki her şey eskisi gibi olur, bir tek ablaları dışında. Franca için artık o garip his geçmiştir. Tomasina yaşı çok küçük olduğu için anlayamaz, ama ortancaları Carmela sorgular:

“Bir gün gittiğinde kendin göreceksin” diye cevap verir Franca.

Yeni içeriklerden haberdar olmak ister misin?

E-posta adresini girmen yeterli.

Okumaya devam et